Bir Kaygıdeğer'in Sözleri

    Bazen, bu dünyaya fazla geldiğimi düşünüyorum. Kendimi, dünyanın yükselmesi için atılacak bir ağırlık olarak görüyorum. Oysa iki gün önce her şey çok güzel bir şekilde geçip gidiyordu. Kendime kederlenecek bir dert bile bulamıyordum. En fazla beş dakika gördüğüm kadına aşık oluyor; daha sonra imkansızlıktan dem vurup, ötekinden beş dakika daha fazla gördüğüm bir başka kadına aşık oluyordum. Keyfimin kahyası olma konusunda ustalaşmıştım. Lakin gönlüme de bu kadar söz geçirebildiğime hayret ediyordum. Sokakta, adımlarımı bir bir sıralarken, iki elimi cebime sokmuş; çevremden geçen insanlara kaygısız gözlerimle, kaygısız ifadeler atıyordum. Arkadaşlarımın beni ne kadar ‘’kaygıdeğer’’ bulduğunu bildiğim için, onlara sıkıntısızlığımdan utanarak bahsediyordum. O kadar sıkıntısızdım ki, içmeye çalıştığım rakı bile kolonya tadı veriyordu. Sonra ne mi oldu? Ertesi gün geldi. Hayallerimde büyüttüğüm o narin çiçeğin, akşama doğru başka bir saksıda açtığını öğrendim. Konu ne zaman onunla ilgili olsa, içim acır. Hiçbir ağrıkesici, ağrımı kesmez. Kafam çalışmaz, söylenenleri duyarım ama anlamam. Bu yüzden çok arkadaşlığım bitmiştir. Hatta sonradan adım ‘’dik burunlu’’ ya çıkmıştı. O günden beri de kimseden beni anlamasını beklemez olmuştum. İnsanlara güvenimi de o günlerde kaybetmiştim. Çözüm olarak; aynanın karşısına geçip, sıkıntılarımı aynanın karşısındakine anlatmayı seçtim. Bazen karşımdakinin bile beni anlamadığını düşünüyordum. Konu ‘o’ olduğunda, işte böyle bir anlamsızlığa düşüyordum.
    
    İşte böyleydi. Tek gecede kaybettiğim kederli halimi, öbür gece yarısında kazanmıştım. Bu yüzden de kendimi, artık aşağılık bir kumarbaz olarak görüyorum. Aşkta kazanmayı bekleyen, avam bir kumarbazım. Oynadığım şey ne mal, ne mülk, ne de para. Belki de ortaya herhangi bir varlık koymadığım için hem kumarda, hem de aşkta kaybediyorum. Kumarda kaybedenin aşkta kazanması lazımdı oysa. Hep böyle söylenmez miydi? Ben ikisinde de kaybediyordum. Kazandığım tek şey, sağlıksız düşüncelerdi. Ondan da zaten bende çok vardı.  
    
    Kederin, mutsuzluğun ve umutsuzluğun arka koltuğu üçlediği station wagon tipi otomobilin, o gece bulunduğum yere uğramasını hiç mi hiç istememiştim. Halbuki umduğunu, bulduğuna tercih eden biri olarak; hayattaki bütün sıkıntılarım, üzüntülerim, pişmanlıklarım birer saman alevi gibiydi. Canım istediğinde, tekrar tekrar yakıyordum. Bu sefer gafil avlanmıştım. Onun ismi geçince, hayatımın en güzel dakikaları gözümün önüne geliyordu. Yakmaya kıyamayacağım kadar sevimli, bakmaya kıyamayacağım kadar güzel, dokunamayacağım kadar da narindi. Gerçek bir arkadaş, hayali bir sevgiliydi. Gözlerine baktığımda yaklaşmakta olan sonumu görürdüm. İşi bittiğinde beni, dostlarımın birleştiremeyeceği kadar küçük parçalara ayırmasından zevk alırdım. Bunların bir daha gerçekleşmeyeceğini öğrenmek, yaşarken öldürecekti beni.

    
    Her şey ne kadar da güzeldi. Ay gibi yukarda ve uzaktaydı. Parlıyordu. Çok güzel parlıyordu. Ayak basana kadar her şey çok güzeldi. Attığım ilk ve son adımı keşke hiç atmasaydım diyorum bazen. Davulun sesinin uzaktan hoş gelmesi gibiydi. Uzaktan uzaktan seviyordum. Ayağımı attığımda gördüm, beni yakıp yıkacak olan Güneş’i. Çok büyüktü ve çok sıcaktı. Kül olmaktan korkmuyordum ama Ay’a rezil olmaktan korkuyordum. Bir daha bana parlamayacak oluşundan korkuyor, hakkımda kötü düşünmesini istemiyordum. Ben onun hayatında kötü bir ‘’iz’’ bırakmaktan korkuyordum. Ama onu çok seviyordum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yaralıydı

Ceres

Artık Şatoda Değil, 1+1 Apartman Dairesinde Yaşayın