Kayıtlar

Ceres

Peşindeydi kulaklarındaki  ceres  sesinin. Gözleri kapanıyor, ayağına takılan kumların içinde saklı bulunan küçük taşlar adımlarını perişan ediyordu. Sıcaktı kum gibi hava. Yürürken destek alıyordu bir eliyle tuttuğu sopadan. Diğer eli göğsünde, kalbinin tik tak edişini hissediyordu yaşadığını anlamak için. Kavuşmak için yaşaması gerekliydi. Hiç ölenle konuşur muydu insan? Kavuşmak için yaşaması gerekliydi, ölüm diyarında aradığını bulamayacağı sebebiyle henüz.  Kalbinin tik  takları , ona kabirden ne kadar uzakta olduğunu hatırlatıyor, rahatlamaya çalışıyordu.  Görünüşü perişanlar perişanıydı, tıpkı sevdiğinin eşiğinde dilencilerin dilencisi olduğu gibi.  Uzun boyu, kısa boynu, karışan saçı ve sakalıyla ağır aksak yürüyordu. Yol boyunca akbabaların gözünden ırak olmamıştı. Kuş bakışı izleniyordu gökten, Tanrı’nın izlediği gibi. Tik  takların  kesilmesini bekliyorlardı, Azrail’in amansız bekleyişi gibi. Seraplar bile haberdardı bu adamın  he...

Beni Seversen Eğer

Eğer beni seversen Sana bu dünyadaki en güzel sözleri söylerim Hiç duymadığın, hiç okumadığın Sana baktıkça yarattığım Eğer seversen beni Kafamı yastığa koymadan girersin rüyalarıma Unutmam sensizlikle geçirdiğim geceleri Kıymetini bilirim her uyanışımda Seversen eğer beni Gitme ihtimalinden korkarım daima Bilirim de üstelik kaybetmeyi En güzel kaybeden olduğum için bu Dünya’da Seversen beni eğer Dudakların olur benim için yeni ibadetgah Bütün dualarım seninle başlayıp biter Korkarım resmetmeye güzel yüzünü ey ilah

Yaralıydı

    Bir başına dolaşıyordu. Otların arasından süzülürken çıkardığı hışırtı sesinin, diğer yabanileri rahatsız etmemesini düşünecek kadar inceydi. Yaralıydı. Yabanileşmeden önceki anılarını düşünüyor, öfkeden başka bir şey bulamıyordu. 21. Yüzyılın hastalığıydı bu yabanilik. Aşk diye bir musibet gelince insanın başına; Çakmaktaş sopasıyla vuruyordu gerçekler, güzel anıların içinde tekrar tekrar yaşamak isteyenlerin başlarına. Eli paketlilerdendi bir zamanlar oysa. Tutunan ama tutunmak istemeyenlerdendi o. Şimdiyse ince ruhu incinmiş, adeta ince ince yağan yağmur gibi her adımda daha da damlıyordu başından akan kan. Yaralıydı. Başından ayaklarına kadar uzanan 74 inçlik mesafe yüzünden, kanın havada süzülüşü daha da uzun sürüyordu. Diğer yabaniler onun incelik dolu kanını dikkatlice inceliyorlardı. Başlarına gelmesinden korktuklarındandı bu belki de. Başlarını yoklamaya başlayanlar bile vardı. Yaralıydı. Yaşam ile ölüm arasındaki çizgide, her geçen saniye ölümün tarafına yaklaşt...

Gascoigne

   Bazı yollar biz doğmadan çizilmiştir. Ya da bize böyle söylenmektedir. Hayatımızdan öylece çıkıp gitmek isteyenlerin karşısında durmak mı? Son derece beyhude bir uğraş olur bu. Tıpkı denizdeki dalgaya karşı gelmek gibi olur bu. Dalgaların karşısında dimdik durup, suyun seni geçip gitmesini engelleyebilir misin? Benim gibi Güneş’ten ışık yontan biriysen eğer, canını vücuduna çarpan hoyrat dalgalar değil, terk edilişin sonrasını sana tasavvur ettiren, ızdıraplı düşünceler yakar. Geriye kalan sakinlikte, dalga beklemek de cabası...    “Beni öldürdüysen, nereye gömdüğünün bir önemi yok.” dedi. Sahiden ne için merak etmişti? Kararımı değiştirdim demek için mi? Yoksa onu merak edeceğini düşündüğü için mi? Bu soruların muhattabı olmayan tek kişi vardı, o da Gascoigne’di. Başındaki şapka hafif öne düşmüş, rüzgara kapılmış olan atkısı gırtlağına sarılmıştı. Küreği önceden ayağıyla destekleyerek sapladığı yerden çıkarıp, ellerinden aldığı güçle, mezarı toprakla kapatıyor...

Hacıyatmaz

   Gelecek ile geçmiş arasında sallanırken, başından geçenleri düşünüyordu Hacıyatmaz. Sürekli hareket halinde olduğu için bir hayli uykusuzdu. Kendi  cevvinde , kendi  eflakinde , kendisi  tairdi . Peki buna kendisi gerçekten inanıyor muydu? Yoksa inanmış gibi mi yapıyordu? Taze bir kabullenişin, taze acısını çekiyordu bunları düşünürken. Sürekli bir ileri bir geri yapmaktan, çektiği acının yerini bulamıyordu. Üstelik arkasını da görmediği için, kafasını bir yerlere vurmanın korkusu içinde yaşıyordu. Bir şeyi elde etmek için yakınlaşıp, daha sonrasında da elde edemeden uzaklaşmayı en iyi o bilirdi. Yakınlaştığı her şey, onun için en uzak şey oluveriyordu. İstediği gerçekleşmiş gibi yapardı, gerçekleşmediği halde.     Yerinde duramadığı günlerden birinde, gözlerini ayırmak istemeyeceği bir güzellikle karşılaştı. Bir şeyler söylemek istedi ama yapamadı. Bütün kelimeler aklından uçup gitmiş, lisan bilmez hale gelmişti. Kalbinden nefes alıp verd...

Akrostiş

    Ka svetli bir pazartesi günüydü .  Kuş cıvıltılarıyla uyanan insanlardan farklı bir biçimde uyanmıştım .  Penceremin önünde duran bir karga,  yaşanacak olan olaylara karşı beni uyarmaya gelmiş gibiydi. Belki de bu yüzden aceleyle uyandırmıştı beni. Kara p ençeleriyle  panjurumun beyaz çıkıntısına tutunmuş , kanatları nı da hayali bir ateşi söndürmek istercesine çırpıyordu. Bir sağa bir sola çevirdiği gagasıyla adeta camımı dövüyordu. Uyandığımı fark edip görevini tamamladığını anlamasından mı yoksa ona doğru yaklaşmamdan ötürü korktuğundan mıdır bilinmez, ani bir kalkışla gözden kayboldu.  Okulumun ikinci yarı yılı başlıyordu bugün. Saate baktığımda, ilk iki dersi çoktan kaçırdığımı fark etmiştim. Güneşi doğurmadan başlayan derslere ne saygım, ne de  sevgim vardı. Dolayısıyla çok da umursamamıştım. Ayrıca diğer öğrencilere göre ayrıcalığım olmalıydı. Tatil dönemimi boş geçirmemek adına, gönüllü bir şekilde ‘Miskinler’ bölüğüne yazılmıştım. He...

Artık Şatoda Değil, 1+1 Apartman Dairesinde Yaşayın

  Biz Hep Şatoda Yaşadık - Eleştiri   Biz Hep Şatoda Yaşadık, kendini bir ‘’Amerikan Gotiği’’ olarak adlandırıyor. Bu tarzın getirileriyle ilgili pek bir şey bilmiyor, kendinizi bu tarzın yeni bir okuyucusu olarak -tıpkı benim gibi- görüyorsanız; öncelikle gotik tarzı araştırmanız, anlamaya çalışmanız gerekiyor. Şahsen ben, gotik edebiyatının en büyük temsilcilerinden olan Edgar Allan Poe ile bu tarzı anlamaya çalıştım. Kuzgun’u ve birkaç öyküsünü okudum. Poe; okuyucusunu tedirgin etmesi, cümlelerinin ardına sakladığı psikolojik öğeleri okuyucusunun bulmasını istemesi, inandırma gayretine girmeden yazması gibi özelliklerle gotik edebiyatının beklentilerini ve içeriğini tam anlamıyla ortaya koyan bir yazar. Haliyle böyle bir yazarı okuduktan sonra, ‘gotik edebiyat’ sıfatına sahip olan her kitabı da Poe’nun çizgisinde değerlendirmeyi elzem gördüm.           Pek tabii ki Shirley Jackson ile Poe’nun yazarlık kabiliyetlerinin farklı olduğunu aklımdan çı...